29/1/2008 · Kategori: Biyografiler
Onur Güntürkün´e bilim çevreleri Türk Hawking diyor. O da Hawking
gibi tekerlekli sandalyeye mahkum ve o da bir dahi... Prof. Güntürkün,
beynin iki yarısının farklı çalıştığını kanıtlayıp, Almanya´nın en
büyük tıp ödülünü kazandı. Onur Güntürkün, 4 yaşında çocuk felci
geçirip tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Yılmadı. Türkiye´de liseyi
bitirip Almanya´ya gitti, beyin alanında uzmanlaştı. 35 yaşında
profesör, 4 yıl sonra ordinaryüs profesör oldu. Şimdi 44 yaşında ve RUB
Üniversitesi Psikoloji Bölümü Dekanı. Prof. Güntürkün beyinle ilgili
birçok buluşa imzasını attı. En önemlisi, beynin iki yarısının farklı
çalıştığını kanıtlaması. Bu buluşu 1 milyon marklık Krupp Bilim
Ödülü´nü kazandırdı, Nobel adayları arasına soktu.
Beynin sırrını çözen dahi Türk
Prof.
Onur Güntürkün beynin iki yarısının farklı çalıştığını kanıtlayıp,
Almanya´nın en büyük tıp ödülünü kazandı. İşte Prof. Güntürkün´ün bilim
çevrelerindeki adı: Türk Hawking
ÖMÜRLERİNİ BİLİME ADAYANLAR
Onlar, Türkiye´deki bilimsel
koşulların yetersizliği yüzünden yurtdışına giden ´süper beyinlerimiz.´
Yeteneklerini ve bilgilerini yurtdışında konuşturan Türk bilimadamları,
vatan özlemlerini yüreklerine gömüp, ömürlerini bilime adıyorlar.
Onların yıldızlarının parladığını gördükçe hem göğsümüz kabarıyor, hem
de içimiz burkuluyor. Çünkü bu örnekler Türkiye´nin acı bir gerçeğini
gözler önüne seriyor: Beyin göçü!
Fırsatlar ülkesi Amerika´dan tutun da Avrupa´nın çeşitli ülkelerine
kadar, dünyanın her yerine adlarını altın harflerle yazdırmış başarılı
bilim adamımızla görüştük. Alanları farklı da olsa hepsi bir konuda
hemfikir: Gerekli imkanlar sağlandığında, Türk beyni inanılmaz dehalar
yaratıyor!
Bir yandan bilim yolunda emin adımlarla zirveye tırmandı, bir yandan
da sağlık sorunlarıyla mücadele etti Prof. Dr. Onur Güntürkün... Dört
yaşında çocuk felci geçirdi, tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Tedavi
için Almanya´ya dayısının yanına gitti; Hamburg´ta bir kliniğe
yerleştirildi. Alman doktorlar Güntürkün Ailesi´ne, "Eğer oğlunuzun
iyileşmesini istiyorsanız, tedavi bitene kadar kliniğe gelmeyin. Hiçbir
şeyden etkilenmemesi ve Türkçe konuşmaması gerekir" dediler. Güntürkün
Ailesi, oğullarının sağlığı için bunu kabul ettiler. Ama ne ailesi de
ne de Onur dayanabilmişti ayrılığa; 8 ay sonra klinikten ayrıldı ve
tekerlekli sandalye ile yaşamayı öğrendi. Ama bu Onur´un bilime olan
tutkusuna hiç engel olmadı...
NOBEL´E ADAY GÖSTERİLİYOR
Beyin ve sinir sistemi üzerine önemli
çalışmalara adını yazdıran Onur Güntürkün, 35 yaşında profesör, 39
yaşında da ordinaryüs profesör oldu. Şu anda 44 yaşında ve Almanya´da
RUB Üniversitesi Psikoloji bölümü dekanı. 2000 yılında İstanbul
Üniversitesi´nden "Fahri Doktora" unvanı alan dünyaca ünlü bilim
adamımız Prof. Dr. Onur Güntürkün´ün adı, Nobel almaya aday isimler
arasında anılıyor...
Prof. Güntürkün´ün yaşamı, aslında gerçek bir azim ve kararlılık öyküsü adeta. Hayatını ise şöyle özetliyor Prof. Güntürkün:
"Kendimi bildim bileli merak ettiğim tek konu insan beyninin nasıl
çalıştığı oldu. Bu konuda ne kadar kitap varsa hepsini okudum. Hatta
annem bana mikroskop alsın diye aylarca bulaşık yıkadım. Aldığım
mikroskobumla bütün bitki ve böcekleri inceledim. En büyük desteği de
doktor olan babamdan aldım. Hastaneden mikroskop camına sürülmüş kan
örnekleri getiriyordu. Onları inceliyor, rapor tutuyordum. Artık
kararımı vermiştim. Ya tıp okuyacaktım, ya da psikoloji. Aslında zaman
zaman kendime soruyorum. ´Benim bilime olan merakımı hastalığım mı
körükledi?´ diye. Ama bunu yine yapardım... Liseyi Türkiye´de okuduktan
sonra, Almanya´ya tekrar gittim. Ama bu kez üniversite için. Bochum
Psikoloji Fakültesi´ne girdim. Aslında biraz hayal kırıklığı oldu.
Psikolojinin beyin araştırmasına yatkın bir bilim olmadığını okulda
öğrendim. Ama daha sonra doktoramı anatomi üzerinde yaptım."
YENİ BULUŞLAR YOLDA...
Gece gündüz demeden bilim yolunda hızla
ilerleyen ve çalışmalarıyla önemli ödüller alan Prof. Dr. Onur
Güntürkün, beynin iki yarımküresinin fark şekilde çalıştığını buldu.
Buna tıp literatüründe, ´lateralizasyon´ deniyor. Güntürkün çalışma
arkadaşları ise güvercinler. Zira üniversitesinde yetiştirdiği
güvercinlerle yaptığı deneylerle, otistik ve parkinson gibi nörolojik
hastalıkların tedavisinde önemli gelişmeler kaydediyor. Beynin sırrını
çözen Prof. Güntürkün, bu çalışmalarıyla Bochum Üniversitesi Üstün
araştırmalar Ödülü, Alman Araştırma Fonu Bursu ve Gerhard Hess Bilim
Ödülü´nü kazandı. 1995 yılında da Almanya´nın en büyük bilim ödülü olan
ve yaklaşık 1 milyon mark değerindeki Krupp Bilim Ödülü´nün sahibi
oldu. Prof. Güntürkün şimdi 11 asistanıyla birlikte bilgisayar
ortamında yapay beyinler yaratarak, çalışmalarını sürdürüyor.
Prof. Güntürkün´ün bilimden sonra en büyük tutkusu ailesi. İşi
dışındaki vaktinin tamamını eşi Monica ve çocukları Pascal ile Levent´e
ayıran Güntürkün, en çok müzelere gitmekten hoşlandıklarını söylüyor.
15 ve 18 yaşında iki oğlu için "Onların bilim adına bir planı yok
henüz. Daha çok
araba ve kızlarla ilgilenmeyi tercih ediyorlar" diyor.
BİLİMSEL VERİ DÜŞÜYOR
Prof. Güntürkün: Aylık kazancım 8 bin 500
mark yani 4 bin 300 euro. Türkiye´deki meslektaşlarım az kazanıyor.
Yeterli kazanca sahip olamadıkları için üniversite dışında çalışmaya
zorlanıyorlar ve bilimsel verim düşüyor..
Unutkanlık tarih olacak
Prof. Onur Güntürkün, araştırmasını
şöyle anlatıyor: "Şu anda beynin ön kısmının kısa vadeli bellek
mekanizmalarını nasıl gerçekleştirdiğini araştırıyorum. Önemli bir
kısmını keşfettik. Uygulamaya geçmesi uzun vadede olacak. Örneğin bir
telefon numarasına bakar, numarayı görür ve çevirirsiniz. Numara
düştüğü an da unutursunuz. Bu arada gözlerinizi rehberden ayırıp
telefona baktığınızda ise o numara kısa bir süre için beyinde kalır.
İşte bu araştırma, bu mekanizmanın nasıl olduğuna yönelik.
Araştırmalarda şimdiye dek elde ettiğimiz sonuç şu: Korteksteki
hücrelerin küçük bir kısmı, algılanan bir uyarı hala devam ediyormuş
gibi davranır. Yani uyarıyı gözünüzün önünden aldığınızda hala varmış
gibi reaksiyon göstermeye devam ediyor beyin. Başka bir uyarının
gelmesiyle bu hücrelerin reaksiyonu sona eriyor. Bunun olmaması için
ikinci bir unsura ihtiyacımız var. Bu da ´dopamin´ denen kimyasal bir
madde. Bu hücrelerin bulunduğu merkeze dopaminin aynı anda
salgılanmasıyla, hücrelerin tepkisi korunuyor. Sonraki uyarılar bu ilk
uyarının yol açtığı reaksiyonu bitirmiyor. Bu araştırmamız, uzun vadede
unutkanlığı en aza indirecek. Yaşlandığımızda dopamin sistemi sayısal
olarak azalıyor. Bazı bunama türleri için tedavi çeşitleri
geliştirilebilir."
Kaynak: Sabah
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
29/1/2008 · Kategori: Fikralar
BiR BiLiM ADAMI OLAN TEMEL'iN FARELER ÜZERiNDE YAPTIĞI DENEY
>!Temel'in kayıt cihazına aldığı notlardan
>alıntılar)1. gün : Fare uzun süre labirentin içinde
>dolandı ama peyniri bulamadı .-- İç güdüleri
>zayıf.3. gün : Negatif. Sadece labirenti değil,
>odanın hemen her yerini aradı; tüm dolapları, çekmeceleri, kavanozları
>karıştırdı. Hatta bir tablonun arkasına ve ceplerime bile
>baktı.-- Bu fare tam bir
>salak.7. gün : En ufak bir ilerleme yok.Artık arama
>isteğini bile kaybetti,telefonla köşedeki büfeden iki karışık tost,bir
>ayran istemiş.-- Zekadan böylesine yoksun oluşu
>deneylerimde yol almamı önlüyor.18. gün : Zamanla
>becerilerini geliştirmesi lazımdı,ama sıfır! Bursa'dan aradı,
>"kaygılanmamamı, peyniri bulacağını" söyledi. Ona gittikçe peynirden
>uzaklaştığını anlatmaya çalıştım, ama dinlemedi.--
>Ciddi zeka problemi!74. gün : Umutsuzluğa
>kapılıyorum; fare, henüz bir zeka
>belirtisigösteremedi. En son Tibet'ten aradı,
>hayatın anlamı gibisinden bir şeybulduğunu söyledi.
>Ama peyniri bulamamış ve artık umurunda da değilmiş.
>--Aptal hayvan! Hayallerimden ve kariyerimden geriye
>küflü peynirler kaldı.93.gün :
>LABİRENTİN İÇİNE KOYMAYI UNUTTUĞUM İÇİN FARENİN
>PEYNİRİBULAMADIĞINI FARKETTIM. HERKONUDAN
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
26/1/2008 · Kategori: Hikayeler
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş…
Kuşlar Simurga inanır ve onun kendilerine kurtaracağını düşünürmüş.
Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurgu bekler
dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar
ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurgun kanadından
bir tüy bulmuş. Simurgun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar
toplanmışlar ve hep birlikte Simurgun huzuruna gidip yardım istemeye
karar vermişler.
Ancak Simurgun yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf
Dağının tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak
gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar.
Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş,
Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi
“şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar
umutlarını yitirmiş… Kaf Dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurgun yuvasını bulunca öğrenmişler ki;
“SİMURG ANKA Otuz Kuş” demekmiş.
Onların hepsi Simurgmuş. Her biri de Simurgmuş.
Simurg Ankayı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da
yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden
yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda,
tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.
Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
26/1/2008 · Kategori: Hikayeler
Bir bilimadamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu.
Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan
nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş.
Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş?
Bilimadamı
bu soruyu "iki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle"
diye yanıtlamış. Bilimadamı buzdolabından süt şişesini çıkartmaya
çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş.
Annesi mutfağa geldiğinde, ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine,
"Robert,
ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü
görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce
biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?" demiş.
O da eğilip, oynamış yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annesi,
"Robert,
bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve herşeyi eski haline
getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir
sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?"
demiş.
Robert süngeri seçmiş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler.
Daha sonra annesi,
"Biliyor
musun, burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini
taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi
suyla doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlayalım"
demiş.
Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.
Ne güzel bir ders!
Bu
ünlü bilimadamı daha sonra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan
korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler
öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış.
İşte
bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir
deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir.
Bütün annebabalar çocuklarına, annesinin Robert'a davrandığı gibi davransalar çok daha iyi olmaz mı?
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!